top of page

Alchera (Düş Zamanı)

  • 12 Ara 2016
  • 3 dakikada okunur

Güney yarım kürenin yaz mevsimi için güzel ve serin sayılabilecek bir günün sabahında düştüm yollara. Tek niyetim var o da yürümek.Her sabah yürüyorum. Fakat o sabah diğer sabahlardan biraz farklı sanki; fenafillah bir haldeyim. Büyük bir doğa felaketinden arta kalmış gibiyim; saçım başım rüzgardan dağılıyor, sırt çantam sırtıma tonlarca yük bindiriyor, yazlık papuçlarım ayaklarımı acıtıyor ama önemli gelmiyor artık bana hiçbir şey... Hiç hem de! Aç olmak, yorgun olmak,hasta olmak, güzel ya da çirkin olmak... mutlu ya da kırgın olmak...o an olmayı istediğim tek şey var, o da kulaklarıma dolan keman suit'iyle sonsuzlaşmak... Bach'ın "air on the g-string"i ile hiç olmak ya da çok olmak; bu eser hayatın fon müziği, yok oluşun yegane melodisi, tüm dinlerde söylenen ortak bir dua gibi. Teslim ettim kendimi; keman suıti kulaklarımdan başlayıp tüm bedenimi ele geçirdi, ayaklarıma hükmettiğinde parklardan, yollardan geçiyordum. İçine sımsıkı kapanmış evlerin önünden geçiyordum. Özlediğim anneme belki biri benzer diye sokak sokak bu şehrin annelerini arıyordum. Neye dokunuyorsam onun şeklini alıyor, neye bakıyorsam onun rengine bürünüyordum. Evlerin pencerelerine yansıyan suretlerimden anlıyordum.

Gölgem, suretim, ben.. yürüyoruz yollar boyu, kıtalar boyu... Ben yollardan geçtim benden ise kadınlar ve adamlar. Hepsinin yüzünde uzak diyarlar. Gökyüzündeki bulutlar da tıpkı insan yüzlerine benziyorlar. Ve Djan"kawu" un yarattığı ulu ağaçlar; bu kıta var olmadan önce sanki hep buradaymışlar. Bu toprakların 200 yıllık tarihinden çok daha ötesini bilen bir halleri var. Ve o ulu ağaçların üzerinde yaşayan kuşlar, Waramurungundi’nin öğrettiği her dilde şakıyorlar. Bulutlar, ağaçlar, kuşlar ve dingolar bu coğrafyada düş zamanlarından kalmalar. Ben o sabah, yürürken daha önce hiç bilmediğim bir hayatın içinde, önüme düştü ölü bir serçe. Düşen bir hayat vardı çirkin ayaklarımın dibinde. Ben dona kalmışken, bir diğeri geldi yanına ve başladı ölü serçenin üstünde zıplamaya; minicik serçe kökten sarsıyordu hayatı gözümün önünde. Diri olan ölü olana "uyan uyan" der gibiydi, "düşemezsin hayattan, uçman gerek insan yüzlü bulutların arasından". Kuşlar bile biliyor yaşamanın güzelliğini. Ben o ana kadar öylece izlerken olup biteni bir rüya gibi, zaman ve hayat avuçlarımdan akıp gitti. Minik serçe öldüğünden beri, izlemek değil yaşamak istiyorum ben. Ulu ağaçların gölgesi kıblem, üzerinde yürüdüğüm çayırlar seccademdir bundan böyle ve Spinoza'nın bıraktığı izleri ayak izlerini takip ettim. Yine bir sabah, düş zamanlarının birinde Kurukita adında bir kadına rastladım. Kuvars taşlarıyla kaplı bedeni, kendi çevresinde döne done ışık saçıyordu her yöne. Bir yılanın ilk ısırığından sonra ilk adetini görmüş Kurukita ve o günden sonra Ay'ın en genç ve en güzel karısı olarak anılmış. Ay aslında yeryüzündeki tüm kadınların kocasıymış. Ay kadınlara iki büyük hediye vermiş; doğurganlık ve yaşam umudu. Ne yazık ki kadınlar modern çağlarda hem umutlarını hem de doğurganlıklarını kaybetmişler. Ay erildir, güneş ise dişil. Güneş doğurur tüm güzellikleri. Ama güneş artık dünyaya yaptıkları için insanlara o kadar kızgın ki yakıp kavuruyor her şeyi. O kızgın güneşin altında bir aborjin Didgeridoo çalıyor. Bu mistik ses insanı evrenin sonsuz küçüklüğünden alıp kendi içindeki sonsuz büyüklüğe ulaştırıyor ve başka dünyalardan yıldızlar getiriyor. O yıldızlar geldiğinde kuşları uyandırmaya korkan tatlı bir meltem esiyor ve Yiddaki sesi Ney sesine karışıyor. Gökkuşağı yılanı kamışların arasından geçerken Ney'in yanık sesi, seher vaktinde güneş ışığının en yüksek yerlerine kadar yükseliyor ve gök kuşağı yılanı beni ısırdığında Ney panzehir oluyor. İşte o an hasret sona eriyor ve mesafeler anlamını yitiriyor.

Yürüdüm yollar boyu, kıtalar boyu ve yolculuğumun sonuna geldiğimde sınırların sadece şarkılarla belirlenmiş olduğunu gördüm. Bach'ın kemanı, Aborijin'in Yiddaki'si ya da Neyzen Tevfik'in Ney'i. Müzik her şeyi yerine koyuyor. Her sabah kulaklarıma dolan bir melodiyle yola çıkarım güney yarım kürede. Kozmik bir senfonidir dünya ve o dünyada doğa şarkılar söyler bana. Düş zamanı çocukları ile birlikte dans ederiz insan yüzlü bulutlar arasında. O zaman biraz umut dolar içime.

(2010 - Melbourne'den Mektuplar Serisinden)

Yorumlar


You Might Also Like:
IMG-20150726-WA0096
IMG-20150726-WA0032
IMG-20150726-WA0029
IMG-20150726-WA0027
IMG-20150724-WA0075
IMG-20150722-WA0082
20150720_081023
20150723_171052
IMG-20150721-WA0002
IMG-20150721-WA0010
IMG-20150718-WA0046
IMG-20150718-WA0043
Guguk-kusu
rota
Başlıksız-1
IMG_1600
CIMG3852
CIMG3190
DSC_1151
230
209461_10150184225272822_2683756_o
Başlıksız-1
CLvRA5
forest-04
12208300_10153657156922822_4462313531267070309_n
essay-writing
01-reading-a-book
tumblr_inline_n9n20p54yM1rba57i
200_s
cinema
tumblr_static_81kiply24twco4wssskgcsccs
e7fa4ff3aa7a8bdcda0c0010168798cb
spiral-the-great-circle-of-life-from-sacred-of-geometrys-facebook-page-946305_541235905913355_146467
wallpaper-nature-rainy-season
cffe67ff937c218b416c198ba3a43ded
rangi-papa
painting
rainy-weather-bamboo-tree-tattoo-design

             1980’de, Doğu Karadeniz’in bir köyünde, hayatı boyunca hiç manikür ve pedikür yaptırmayacak bir primat olarak dünyaya gelmiş. Kaçkar dağının eteklerinde, inekler, keçiler ve kartallar tarafından bir dağ kızı olarak yetiştirilmiş. Dağların keskin soğuğu cildini yakmış, Çoruh nehrinin azgın dalgalarında saçlarını yıkamış ve çok elma yemiş. O yüzden yanık tenli, kıvırcık saçlı ve kırmızı yanaklı olmuş.

Denizi ve asfalt yolları ilk defa 8 yaşındayken, ailesiyle beraber İstanbul’a taşınınca görmüş. Yüzmeyi 30 yaşında öğrenmiş. 30 yaşında gördüğü okyanusun derinliğinden çok korkmuş. Hala iyi yüzemiyormuş. Onu kartallar büyüttüğü için yüzmek yerine uçmayı tercih ediyormuş.

Çocukken başı kesik bir tavuğun hala koşabildiğini görünce travma geçirmiş. Kendi türünün omnivor bir hayvan olduğu gerçeğini bir türlü kabul edememiş. Bu yüzden türüyle hep kavga etmiş. Kedileri çok severmiş ama canlıların doğada yaşaması gerektiğine inanırmış, o yüzden şehirdeki evlerde kedi besleyemezmiş.

Yazı yazmayı öğrendiği günden beri günlük tutarmış. İlk-orta-lise ve üniversite eğitimini İstanbul'da tamamlamış. Mezun olduğu güzel sanatlar üniversitesi’nin rıhtımı, kendini ait hissettiği, özgürlüğünü ve yaratıcılığını keşfettiği ilk ve tek yer olmuş ama niyeyse yaşamak, öğrenmek ve para kazanmak için biraz acele etmiş. Üniversiteyi bitirmeden çalışmaya başlamış. Ama hiçbir zaman ihtiyacı olandan fazla para kazanamamış, bu yüzden ihtiyacı olandan fazlasını hiç harcamamış. Öyle ya da böyle bir gün okuldan mezun olmuş. Bir takım işler yapmış lakin kariyer yollarında da hiç öyle kendini paralamamış. Çünkü DNA diziliminde hırs denen gen yokmuş. Çalışmaktan çok sıkılmış. Uzakları merak etmiş. Vaktinden önce evlendiği adamla güney yarım kürenin en ucuna gitmiş. O kadar uzakta olmaktan çok korkmuş ve geri dönmüş. Kaldığı yerden devam etmek istemiş ama vaktinden önce evlendiği ve çok sevdiği adamdan ayrılmış. Çünkü kalbi kırılmış. Bir süre alçıda kalmış.

Yeni sayfalar açmış, yeni düzenler kurmuş, yeni insanlar tanımış, kırılan yerlerini alçılara sardırmış, yılmamış kırık dökük yola devam etmiş. Yaşama ve insanlara olan tutkusunu, merakını hiç giderememiş. Çok kitap okumuş ama kafa karışıklığı hiç geçmemiş. Sorunun ne olduğunu bir türlü çözememiş; babası mı onu sevmemiş, iyi bir vatandaş mı olamamış, öğretmenleri ona yanlış şeyler mi öğretmiş... muamma! 

Belki de lanetli hafızasıdır tek suçlu!

“Küçük şeyleri unutamayanlar, en geri hatıraları da unutamayanlardır. Hafızalarının bu bahtsız kuvveti karşısında hiçbir memleket, hiçbir vatan tutamadan her yeri, her şeyi severek öleceklerdir.” Sait Faik Abasıyanık

İşte böyle olmuş Evrim.

Evrim Kim?

Join my mailing list

Search by Tags

© 2023 by Going Places. Proudly created with Wix.com

bottom of page